SPORU KAZANMAYA İNDİRGEDİĞİNİZDE

Homo Ludens(Oynayan İnsan) isimli ufuk açıcı çalışmasında Johan Huizinga, içinde yaşadığımız dönemi aydınlatan çok önemli tespitlerde bulunur: “Spor bugünkü dünyada, asıl kültürün evriminin dışında bir yere sahiptir; bu kültür sporu içermez”. 19. Yüzyılın son çeyreğinde başlayan dönüşüm sporu ve spor kültürünü de bambaşka bir şekle sokmuştur. Spor endüstriyelleşme süreci ile birlikte metalaşmış ve oyunsal vasıflarından uzaklaşmak suretiyle iş formatına dönüşerek başka bir görünüme bürünmüştür. Kazanmanın ve başarmanın gündelik hayattaki karşılıkları ne kadar farklı bir anlama dönüşmüşse aynı bakış açısı sporu da benzer bir anlayışla başka bir temele hapsetmiştir. Artık eğlence olarak görülen, zevk alınan bir alandan çok kazanmanın hazzının ön plana çıkartıldığı ve kazanma kültürünün kutsandığı bir spor algısı ön plandadır. Bu dünyada sporun yeri ekonomi ve medya ile birlikte anılmakta, bu iki kurum üzerinden spor kurumunun da gerek ekonomik gerekse de toplumsal hayata değerler aktarımının yapılmasına olanak sağlanmaktadır. Profesyonel sporun medya olmaksızın mümkün olamayacağı bir dönemde, spor-ekonomi ilişkilerini incelediğimizde aynı zamanda spor-medya ilişkilerine de dokunmuş oluruz. Son derece komplike ve çok geniş kitleleri ilgilendirdiği için sporun siyaset kurumu ile yaşadığı evliliği de göz ardı etmemeliyiz.

Paranın spor alanında daha fazla dönmeye başlamasının ardından sporun iş formatı ve iş dünyasının zihniyeti ile irdelenmesinin de önü açılmıştır. Artık sporcular özellikle de rol modeli olarak geniş kitleleri peşinden sürükleyebilecek olanlar bambaşka bir pozisyona oturtulmaktadırlar. Onlar üzerinden toplumsal yaşama mesajlar iletilmekte ve onların aracılığıyla tüketim kültürünün gereksinme duyduğu insan tipinin davranışları okşanmaktadır. Madalyalar alan, kupalar kazanan, rekorlar kıran sporcuların sponsorlarla kurmuş oldukları ilişkiler sonucu kazandıkları paraların sportif performanslarından çok daha fazla olması sonrasında ön plana geçenler parayı verenlerdir. İstenen oldukça basittir: sistemin devamlılığının sağlanabilmesi için örnek gösterilecek performanslarını sürdür ve bunu yaparken deşifre olabilecek yanlışlarını/hatalarını gizle!

Doping, spor dünyasının hiçbir dönem gündeminden düşmeyen meselelerinden bir tanesidir. Çünkü her zaman yasa dışı yollarla kendilerini öne geçirmeye çalışan bireyler hatta ülkeler olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Dopingle mücadele etmek sporun evrensel ilkeleri içerisinde olmazsa olmazlarındandır, siz sakın ola ki madem herkes yapıyor öyleyse doping serbest kalsın diyenlere kulak asmayın. Dopingliler arasındaki bir yarışın gerek kendisinin gerekse de sonuçlarının eşit bir yarışma ortamını temin etmeyeceğini aslında en iyi bu teklifi yapanlar bilmektedirler. Ancak yaşadıklarımızın üzerinin örtülmesi ve sportif ortamında tıpkı diğer alanlar gibi normalleştirilmesinde görevlerini yerine getirirler. Dopingle yapılacak olan mücadelenin sadece doping alan sporcuya indirgenmesi ve bu doğrultuda sistemin kendisini aklaması işleri kolaylaştırmaz tam tersine çıkmaza sokar. Tek bir kişinin yaptığı üzerinden gidilerek sorun verilecek olan cezalarla çözülmüş gibi gösterilir. Oysa sorunun asıl kaynağında yer alan spor örgütlenmesi, antrenörler, sağlık uzmanları ve geri kalanlara dokunmadığınız sürece iş daha da içinden çıkılmaz bir hale bürünmektedir. Kazanma ve kazandıkça daha fazla getirileri olan bir yaşantının içerisine giren sporcu açısından rekorlar kırmak, madalyalar almak ve sonucunda hayatının değişmesi her şeyin önüne geçebilmektedir. Peki az sayıda sporcuyu yücelten bu sistemde geride kalan milyonlarca çocuğa nasıl yol göstereceksiniz? Kendilerine yaşattığınız başarıların ardından dopingli oldukları kesinleşen sporcuların yarattığı hayal kırıklıklarını nasıl giderebileceksiniz? Sporu sadece kazanmaya indirgediğinizde daha ne kadar kitleleri mucizelere inandırabileceksiniz?

İPİN UCUNU KAÇIRDIK!

Gündemin her gün farklı konular üzerinden yitip gittiği bir ülkede yaşamak hakikaten hüner istiyor. Gerek siyasal gerekse de toplumsal hayatımızda olduğu gibi sportif dünyamızda da aksiyon öylesine bol ki, neyin üzerinde duracağınızı ve neyi öne çıkartacağınızı bile şaşırıyorsunuz. Ülkenin en önemli iki takımının şampiyonluk yarışına etki edecek olan karşılaşmasında oynanan oyundan daha çok hakem kararlarını tartışmayı hatta bunu basın toplantıları ile kamuoyu ile paylaşmayı maharet saydığımızdan başlayabiliriz. Ülkemizde her geçen gün biraz daha etkili olan ve hızla her alana sirayet eden bir yaklaşım söz konusu: kendi haklılığını göstermeye çalışmak hatta çoğu zaman bunu yaparken avazı çıktığı kadar bağırmak. Ne kadar çok bağırır ve ne kadar çok rakiplerinize korku salarsanız o kadar haklı olduğunuzu göstermiş ve kamuoyu nezdinde kendinizi temize çıkarmış olursunuz. Hatta bazen ‘istersek bizde onlar gibi yapabiliriz’ ifadelerine bile rastlayabilirsiniz, sırf kendimize saygımızdan bunu yapmıyoruz cümlelerinin ardında yatan gerçek: böyle devam ederse biz de yapacağızdır. Hakemlik alanında ülkemizin iftiharı olarak gösterilen bir hakemin, ülke futbolunun önde gelen kulüplerinin maçlarına istenmemesi yine bize özgü bir durum olsa gerektir. Birkaç hafta önce yazdığımız küfürle edepsizleşme durumunun dolu dizgin devam etmekte olduğunu hatta işin içerisine bu kez demeç savaşlarının sokulduğunu görmekteyiz. Her iki kulübün açıklamasında da küfür konusunun asıl yaralayıcı kısmına vurgu yapılmıyor olması son derece enteresan bir durumdur. Beşiktaş kulübü onursal başkanları üzerinden edilen küfürleri ön plana çıkartırken kendi kurumsal kimliklerine edilen küfürleri es geçmektedir. Buna karşın Fenerbahçe kulübü rahmetli Süleyman Seba’ya ne kadar değer verdiklerini söylemekle yetinmekte, küfür edilmemesi hususunda tek bir cümle kurmamaktadır.

Antalyaspor’da kadro dışı kalan Erman Kılıç, taraftar grubu lideri olduğunu belirten kişilerden ölüm tehditleri aldığını belirtmekte ve futbol federasyonu başkanı Yıldırım Demirören’den yardım istemektedir. ‘Antalya’da korumasız gezme tehditleri’ alan bir futbolcunun eşi ve çocukları adına duyduğu kaygının çözüm merci olarak futbol federasyonunu görmesi durumun vehametini göstermektedir. Daha önce hakemleri soyunma odasında ağırladıklarını ileri süren kulüp başkanı, yaşadıkları kanunsuzluk karşısında suskun kalan merkez hakem komitesinin yanına şimdi de futbolcunun haklarını korumak için devreye girmesi beklenen futbol federasyonu. Her şeyin birbirine karıştığı bir ülkeden söz ediyoruz ve karışık durumların karışık adamları ön plana çıkarttığı gerçeği her geçen dakika biraz daha fazla hissediliyor. Ölçünün kaçtığı, adaletin adli ve kolluk kuvvetlerinden değil federasyon başkanından beklendiği bir dönemden geçiyoruz.

Ülkenin en büyük taraftar potansiyeline sahip kulüplerinden olan Galatasaray, UEFA’dan bir yıl men cezası alıyor ve kulüp yöneticileri daha fazlasını beklediklerinden olsa gerek, durumu olağan karşılıyor. Cumhurbaşkanı bu ceza ile ilgili olarak ‘Kişiler ile kurumları birbirinden ayırmak gerekir’ ilkesine tekrar referansta bulunuyor ve yöneticilere ceza verilmesi gerektiğini belirtiyor. Aynı yöneticilerin daha önceki dönemlerde maliye bakanlığına yapmış oldukları vergi indirimi taleplerini ise unutuveriyoruz. Milyonlarca lirayı bir çırpıda sokağa atmayı becerebilen kulüp yönetimlerinin halen görevleri başında olduğu ya da görevlerine bıraktılarsa ibra edildikleri/aklandıkları bir futbol yönetimine sahibiz. İdare etme kültürümüzün öylesine her alanı kontrol altına alıyor ki her başarısızlık yapanın yanında kar kalıyor. Kimsenin rezil olmadığı bir ülkede, sorumsuz sorumlular arasında hayatlarımızı idame ettirmeye çalışıyor ve her geçen gün biraz daha ipin ucunu kaçırıyoruz.

LİYAKATSİZ SİSTEMİN DEFOLARI

Geçtiğimiz hafta sonu futbol tarihimizin en ilginç hakem kararlarına ve hakeme gösterilen kırmızı karta şahit olduk. Günler boyunca ülke futbolunun yaşadığı çöküntünün nedenleri sadece gazete ve televizyonlarda değil meclis çatısı altında bile konuşuldu. Hakemin verdiği penaltılar kadar veremediği penaltılar ve gösterdiği kartlar çok tartışıldı hatta işin ucunu komplo teorisi üzerinden Gezi Olaylarının benzerini sahneye koymak için Türk futbolu hedef mi seçildi! Başlıklarına kadar götürenler bile oldu. Futbol dünyamızda her şey dört dörtlük yolunda gidiyormuş ve tek suçlu hakemlermiş gibi göstermek isteyenler açısından Pazar gecesi verilen hakem kararları adeta bulunmaz bir fırsat yaratmıştı. Her yıl aynı tartışmaları yaşamayı adet haline dönüştüren futbol medyamız açısından aynı film yeniden sahne alabilirdi: Yabancı hakemler gelsin! Bu öneriyi yabancı medya mensupları, yöneticiler, taraftarlar da getireceksek sonuna kadar destekliyorum. Aksi halde işin suyunu çıkartan yorumlar yapmak suretiyle futbolu futbol olmaktan çıkartan yorumcuların zırvalarını dinlemek çekilmez olacak.

Pazar gecesi Trabzonspor kulübü başkanı Muharrem Usta, basın toplantısı ile yaşanan gelişmeleri değerlendirdi: “Okullarda çocuklarımıza öğretilen birkaç kelime vardır. O kelimelerden birisi Onur’dur, bir diğeri Haysiyet’tir, Gurur’dur. Bunlar önemli kelimelerdir. Çocuklarımızın hayatı boyunca kullanması gereken kelimeler. Bunu çocuklarına babalar öğretecek. Yani bizler, hakemler…” Başkan, ağır kelimeler kullanmadan futbol federasyonuna, merkez hakem komitesine ve futbol ailesinin diğer üyelerine içinde onur, gurur, haysiyet gibi kelimeler üzerinden göndermelerde bulundu. İlginçtir tıpkı bir önceki başkan gibi söyleminde yine erkekliği ön plana çıkarttı. Sanki toplumsal hayatta gurur, onur, haysiyet sadece erkeklerden, babalardan öğrenilir gibi bir algıyı kamuoyuyla paylaştı. Halbuki bu kavramlar yaşamın her alanında hem annelerin hem de babaların çocuklarına aşılaması gereken, yaşam biçimleriyle örnek olması gereken kavramlardır. Bu kavramların erkeği, kadını yoktur ve bu kavramlar insanlığın ortak tarihinin ürünü olarak yüzyıllar içerisinde oluşmuşlardır.

Toplumsal hayatın içerisinde bir arada yaşayabilmenin kurallarını oluştururken tarihsel sürecin farklı yönetsel dönemlerde farklı egemenlik biçimlerini oluşturduğunu Weber’in analizinden öğreniriz. Buna göre egemenlik, tabi konumundakilerin verilen emirlere itaatlerini sağlayacak ve onların ilişkilerini düzenleyecek örgütsel düzenleri gerektirir. Üç egemenlik biçimi belirler: Geleneksel, Karizmatik ve Rasyonel-hukuki egemenlik. Sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan egemenlik biçimi rasyonel–hukuki egemenliktir ve burada insanlar konumlarını bilgileri, deneyimleri temelinde elde ederler. Hukuk kuralları herkesi bağlayıcı bir biçimde işlev görür, tam da bu noktada liyakat dediğimiz anlayış devreye girer. Kişilerin hangi görüşten olup olmadıkları, ideolojileri, etnik ya da dinsel kökenleri, cinsel tercihleri değil o alandaki yetkinlikleri belirleyicidir. Uzun bir süreden beri ülke olarak liyakatı değil söz konusu diğer tercihleri ön plana çıkartan bir anlayışı hayata geçirdik. Deneyimi, yetkinliği, bilgiyi değil kişisellik üzerinden yürüyen liyakatsizliği tercih ettik. İnsani ilişkilerimizin ne kadar yozlaştığı, ne kadar kötücül bir anlayışın etrafımızı sardığına dair çok sayıda örnek sıralayabiliriz. Kimsenin kimseye güvenmediği bir toplum haline geldiğinizde ve toplumsal anlamda ortadan ikiye yarılan bir kutuplaşma içerisine girdiğinizde, yaşananlardan herkes ama herkes kendi payına üzerine düşeni alacaktır. Onur, Şeref, Gurur, Haysiyet gibi kelimelerin içi boşaldıkça vicdansızlığın önü daha da açılacak liyakatsizlik tavan yapacaktır. Liyakatsizliğin önünü açtığınızda ise sistemin defoları hayatlarımızı her geçen gün biraz daha karartmayı sürdüreceklerdir.

“Bütün hafta oynayan da oyuncular değil, oyunu seyredenlerdir” diyordu Yengeç Adımları isimli çalışmasında Umberto Eco, ışıklar içinde uyusun.

KÜFÜR İLE EDEPSİZLEŞİRSİNİZ

Küfür, gündelik hayatımız içerisinde önemli bir yer işgal eden ve çok yoğun olarak başvurduğumuz bir ifade biçimidir. Kısıtlı bir kelime haznesi ile konuşan ve konuşmalarının arasına da sık sık küfürlü cümleler serpiştirmeyi adet haline getiren bir toplumuz. Bu ülkede evde, sokakta, iş yerinde, trafikte, okulda ve tabii ki stadyumlarda kendisini küfürle anlatan büyük bir kitle var. Bununla beraber ülkemizde küfrün cinayet sebebi olarak binlerce kez kullanıldığını ve özellikle erkekler arasında başlayan ağız dalaşının küfürleşme sonrasında bambaşka bir mecraya kaydığını da gayet iyi biliyoruz. Şiddetin sadece fiziksel ya da görünür boyutları üzerinde odaklandığımız ve bu doğrultuda olan bitene değer verdiğimiz için küfür dolayımı ile hayatlarımızı değersizleştiren sözel şiddeti görmezden geliyoruz. Halbuki sözel şiddetin her defasında fiziksel şiddeti tetikleyebilecek hatta onun etkilerini çok daha ağırlaştırabilecek bir yapısı bulunmaktadır. Yapmış olduğumuz çalışmalarda taraftarlar stadyumlarda en çok küfürden galeyan haline geçtiklerini belirtirlerken ne acıdır ki en çok da küfür ettiklerini söylemektedirler. Hatta çoğu zaman bir taraftar grubunun tribünde sahada yer almayan takıma küfürler ettiğine şahit oluruz. Burada asıl yaşanan ise bilinçaltındaki o takıma yönelik nefret/eziklik/mağduriyet vb. gibi pek çok duygunun yansımasıdır. Ülkemizde pek çok stadyumda/spor salonunda bu durumla karşı karşıya kalabilirsiniz çünkü tribünlerde başka bir maç oynanmaktadır ve o maçın aktörleri olarak orada yer almayan takımı kendilerine rakip olarak görmektedirler. Onlara küfretmek suretiyle kendilerini büyüttüklerini, rakiplerini ise aşağıladıklarını zannına kapılmak suretiyle bir hayale sarılırlar. Tam da bu noktada küfür yoluyla edepsizleşmenin önünü ardına kadar açtıklarının farkında bile değillerdir.

Fenerbahçe taraftarlarının UEFA Avrupa ligi karşılaşması sırasında Beşiktaş’ın efsanevi başkanı rahmetli Süleyman Seba’ya yönelik küfürleri ne taraftarlığa ne insanlığa sığacak cinstendi. Ölen bir insanın arkasından kötü konuşulmaz geleneğine sahip olmakla övünen bir ülkenin yurttaşlarının, böylesi bir eylem içerisinde bulunması hiç ama hiç yakışık almaz. Son dönemde insani hasletlerimizi bir bir yitirmeyi sürdürüyoruz ve kendisini savunamayacak bir insanın ardından-üstelik geçtiğimiz yıl oynanan süper lig mücadelesi bu mümtaz şahsiyete ithaf edilmişti- ağza alınmayacak küfürler etmeyi taraftarlık zannediyoruz. Rekabeti nasıl alçalttığımızı, değersizleştirdiğimizi göremiyor ve her geçen gün biraz daha dibe doğru kayıyoruz. Kendimiz dışında hiç kimseye değer vermeyen bir anlayışa sarıldıkça, kendimizi her şeyin/herkesin üstünde görmeye ve bu şekilde rakiplerimizi aşağıladıkça ‘kazandığımızı’ sanıyoruz. Kazandıkça daha fazlasını, daha yükseğini, daha iyisini elde etmeyi ve her defasında birilerini örselemeyi adet haline getiriyoruz. Kazandıkça kaybettiğimizi, insanlıktan çıktığımızı, bizi biz yapan değerlerimizi kaybettiğimizi göremiyoruz. Küçük hesaplar üzerinden dünyalar kurmaya, savaşlar çıkarmaya, iktidar olmaya çalışıyoruz. Böylesi bir zihniyet ikliminde her şey mübahtır ve küfür de bu doğrultuda kullanılacak araçlardan bir tanesidir. Sözel şiddet olarak işlev gören küfür, bu topraklarda kendini anlatamayan öznenin kendisini dile getirme biçimidir. Ancak küfür üzerinden her var kılma mücadelesi beraberinde öteki olarak nitelendirdiğimiz rakibimizi yok etmeye ve onu değersiz, zavallı kılmanın koşullarını da yaratmaktadır. Takımını küfre başvurmadan desteklemeyi öğreneceğimiz günlerde gerek spor karşılaşmalarına atfettiğimiz değer yargılarımız gerekse de gündelik hayatımızın koşullarında önemli değişiklikler meydana gelmiş demektir. Küfürlerin cinsiyetçi bir dilin dolaşıma sokulmasındaki etkileri ise üzerinde çok daha durulması gereken toplumsal hayatımızın yumuşak karnına gönderme yapmaktadır. Kadın, Eşcinsel ve Ölenlere yönelik küfürlerin arkasında ergenliği atlatamamış erkeklik sendromunun etkileri bulunmaktadır. Bir kez daha bu son olsun diyerek Ankara’da hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımız için baş sağlığı ve yaralılarımız için acil şifalar diliyorum.

PROTESTOYA İTİNAYLA CEZA VERİLİR

Ziraat Türkiye Kupası müsabakasındaki ‘talimata aykırı hareket’ yüzünden Amedspor, Profesyonel Futbol Disiplin Kuruluna(PFDK) sevk edildi. Fenerbahçeli futbolcularla birlikte ‘Çocuklar Ölmesin, Maça Gelsin’ yazılı pankart önünde birlikte poz vermişler ve maçın ilk otuz saniyesinde seyircisiz oynama cezasıyla takım arkadaşları Deniz Naki’ye verilen 12 maçlık cezayı protesto etmişlerdi. Futbol sahası duyguların üretildiği ve dolaşıma sokulduğu yer olarak da toplumsal hayatımızda önemli bir alanı işgal etmektedir. Zaman zaman siyasal protestoların kendisine yer bulduğu bir alan olma özelliği nedeniyle de ilgi çekebilmekte ve buradan hayatlarımıza mesajlar aktarılabilmektedir. Böylesine kitlesel bir alanın her kesimin ilgisini çekmesi şaşırtıcı olmadığı için orada sık sık hem politik mesajlara hem de politikacılara rast geliriz. Politikacılar seçim dönemlerinde bu verimli alan üzerinden kendi partilerine oy devşirmeye çalıştıkları gibi ideolojik angajmanı olan grup/gruplar da buradan nemalanmaya çalışırlar. Futbol hiç kimsenin malı olmadığı gibi herkesin kendisinde bir şeyler bulduğu ve bu yüzden de orada yer almak istediği bir tutkunun adıdır. Protestonun da tıpkı diğer kendini var edebilme faaliyetlerinin tamamı gibi bu alanda yeri ve işlevi bulunmaktadır. Futbolu yönetenlerin görevi protestoları işine gelip gelmediğine göre ayırmak ve bu doğrultuda cezai işlem takibatı yapmak değildir. Kurallar ortak aklı temsil etmektedir ve toplumsal hayatın devamlılığı açısından büyük önem taşırlar. Herkese eşit mesafede bir sistemin içinde yaşandığı izleniminin verilebildiği ve insanların adalete güvendikleri sürece protesto kültürü de daha farklı bir aşama kaydedecektir. Geçtiğimiz hafta Liverpool taraftarları kulüplerinin bilet fiyatlarını 77 Sterline çıkartma kararı üzerine, maçın 77.dakikasında tribünleri boşalttılar. Bu tepki sonrası kulüp yönetimi taraftarlarından özür dileyen bir açıklama yapmak suretiyle kararlarını geri çektiklerini belirttiler.

Hayatımızı hep başkalarının ne diyeceği ve nasıl davranacağı üzerinden yaşadığımız için demokratik hayatın en önemli göstergelerinden bir tanesi olan protesto meselesini de pek haz etmeyiz. Kendi doğrularımızdan ziyade başkalarının doğrularıyla güven içerisinde yaşamayı ve bu şekilde var olmayı maharet sanırız. Bu yüzden de bu topraklarda fikirler çatışmaz, teklik/bir örneklik çok ama çok sevilir. Farklılıkları sevmeyiz hatta çoğu zaman farklı tiplerden/kişilerden/davranışlardan/giyiniş biçimlerinden vb. gibi nefret ederiz. Protesto bile bizim için ya da bizim istediğimiz gibiyse anlamlıdır aksi halde kim olursa olsun bizden değildir hatta bazen bunlar vatan haini bile olabilirler. Futbol sahalarında slogan atan grupların iktidardan yana olmaları ya da olmamaları kendilerine verilecek/verilmeyecek cezalar için yeterlidir. ‘Zafer’ işareti yapan kadın futbolcular ceza alırken ‘Rabia’ işareti yapan futbolcular için cezai işlem yapılmaz. ‘Thank You Madiba’ yazılı t-shirtler giydikleri için Galatasaraylı Drogba ve Eboue PFDK’ya sevkedilmişlerdi. Türkiye futbol federasyonu bütün takımlara eşit mesafede durmakta olduğunu ve bütün takımların federasyonu olduğunu göstermelidir. Futbolun, siyasal alanın bir göstereni haline dönüşmesinin önünü alabilmesinin yolu eşitlikten geçmektedir. Protestolar, barışçıl oldukları ve hiç kimseye fiziksel bir zarar vermedikleri sürece demokratik kültürün taşıyıcılarıdır. Farklı görüşlerin varlığını göstermesi ve onların yaşam alanlarına sahip çıkabilmeleri adına son derece önem arz ederler. Acaba ‘Çocuklar Ölmesin Maça Gelsin’ pankartı İstanbul’da açılsaydı sonuç ne olurdu? Hepsinin ötesinde bu pankartın arkasında iki takım futbolcularının birlikte durmaları son derece önem taşımaktadır. Çocukların özgürce maça gidebildiği, hayatın kan ve gözyaşından ibaret olmadığı günlerin yaşandığı ve hepsinden önemlisi ölümlerin son bulduğu bir ülke olabilmek umuduyla.

“Futbol artık barışın mayası olamaz! Çözüm sürecinde olsaydık, Amedspor imkansızı başarmıştı”

Ahmet Talimciler, Türkiye’nin ilk ve belki de tek spor sosyoloğu. “Türkiye’de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkisi” (1998) başlıklı teziyle yüksek lisansını, “Türkiye’de Futbol ve İdeoloji İlişkisi” (2005) adını taşıyan çalışmasıyla sosyoloji doktorasını tamamladı. 2000 yılında Milliyet Gazetesi Sosyal Bilimler ödülünü kazandı. 2003 yılında “Türkiye’de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkisi”, 2010 yılında ise “Sporun Sosyolojisi, Sosyolojinin Sporu” başlıklı kitaplarını yayımladı.

NOKTA HABER | Fatih VURAL

Ege Üniversitesi sosyoloji bölümünde görev yapan Doç. Dr. Ahmet Talimciler, Ziraat Türkiye Kupası’nda çeyrek finale kadar yükselen Amedspor’a yönelik yapılan negatif ayrımcılığı, “Verilmek istenen görüntü şu: ‘Amedspor, PKK’nın yeşil sahalardaki uzantısı!” diye özetliyor.

Türk futbolunun en başından beri politik olduğunun altını çizen Talimciler, “Türkiye’de futbol artık barışın mayası olamaz!” iddiasında! Ve ekliyor: “Gezi’den sonra devlet tribünlere yekpare bir bütün olarak bakmıyor. Muhalif olduğu düşünülen taraftar grupları var ve bunların devletin bekasını tehdit ettiği düşüncesi hâkim.”

Kürt sorunu, Türk futboluna ne zaman ve nasıl yansımaya başladı?

1990’lı yıllarda, özellikle de 1993’te, Türkiye’de PKK’nın eylemleri tavan yaparken, bunun karşılığının da tribünlere yansıdığını görmekteyiz. Tribünlerde “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganlarını, PKK’ya ve Abdullah Öcalan’a küfürlü tezahüratları duymaya başladık. Üç hilalli bayraklar vs. de bunlara eklendi. Ama bence en önemlisi, bütün maçlarda İstiklal Marşı okunmaya başlandı. Bu uygulama hâlâ sürüyor. Oysa ki ulusal marşların okunma kriterleri bellidir. Bütün maçlarda ulusal marş okunmaz.

“CİZRESPOR DÜŞERSE BU GENÇLER DAĞA ÇIKAR!”

Kürt sorununun Türk futbolu içindeki izleklerini okuduğumuzda, siyasi anlayışın Kürt sorununa dair konjonktürel bakışının, tribünlere de birebir yansıdığını görüyoruz… Yanılıyor muyum?

Kesinlikle haklısın. 1990’lardan bugüne, geçen süreye bir bakalım… 1990’ların başında, devletin önce Vanspor’un 1. Lig’e çıkartılmasıyla ilgili müthiş bir çabası oldu. Dönemin Van Valisi Mahmut Yılbaş futbolla epey ilgilendi. Rıdvan Dilmen, teknik direktör yapıldı. Takım, 1. Lig’e kadar yükseldi. Ama o dönemde ilginç bir şey daha var. O da Cizrespor Başkanı’nın dönemin Başbakan’ına yazdığı bir mektup.

Ne diyordu o mektupta?

“Sayın Başbakan, bu yıl 3. Lig’den küme düşmeyi kaldırmanızı talep ediyoruz. Çünkü eğer takım düşerse ben buradaki gençlerin hiçbirini tutamam. Hepsi dağa çıkar” yazıyordu.

 

1990’LI YILLARDA BÖLGEDEKİ FUTBOLU DEVLET DESTEKLEDİ

O yıllarda, Olağanüstü Hal Bölge Valisi’nin koordinatörlüğünde futbola özel bir önem atfedilmesi tesadüf değildir. Vanspor’la başlayan devlet desteği, Erzurumspor ve Diyarbakırspor örnekleriyle devam etti. 2000 yılında, rahmetli Gaffar Okan’ın ölümü öncesinde başlayan, ardından da devam eden sürece bakarsanız, Doğu’dan ve Güneydoğu’dan birer takımın o zamanki adıyla 1. Lig’de (Süper Lig) olması çok önemliydi. Hâlâ da bu önem atfetme devam ediyor. Ancak içinden geçilen siyasi süreç neyse, politik konjonktür Kürt sorununa nasıl bakıyorsa, bu bakış futbola da yansıyor.

DİYARBAKIRSPOR, PKK’NIN UZANTISI GİBİ GÖRÜLDÜ

Örnekler üzerinden gidelim mi?

Ekim 2014’te oynanan bir Cizrespor-Göztepe karşılaşması var… Bir kupa mücadelesiydi. Bu maça dair pek çok olaydan bahsediliyor. Ama o sırada çözüm sürecinde olduğumuz için yaşanan olaylar gündeme gelmedi. Gazetelerde haber dahi yapılmadı.

2009 yılında Bursa’da oynanan Bursaspor-Diyarbakırspor maçında da konjonktür ekseninde, tam tersi bir örneğini gördük. O maçta neler oldu?

O tarihte henüz çözüm süreci başlamamıştı. Türkiye’de yine sert bir rüzgâr esiyordu. Şehit cenazeleri geliyor, çatışmalar yaşanıyordu. O maçta da bütün bunların tribüne yansımalarını gördük. Diyarbakırspor gittiği her yerde “PKK dışarı!” diye karşılanıyordu. Bu çok enteresan bir durumdu.

Enteresan kılan neydi?

O sırada Diyarbakırspor’da oynayan futbolcuların hiçbiri Diyarbakır kökenli değildi. Büyük bir çoğunluğu, Batı şehirlerinden olan insanlardı. İzmir’e, Konya’ya, Bursa’ya gittiklerinde Diyarbakırspor’a yönelik tepki daha da yükseliyordu.

Milliyetçiliğin daha yoğun yaşandığı şehirler olması sebebiyle mi?

Evet. Buna muhafazakârlığı da ekleyelim. Diyarbakırspor’la yapılan maçlarda, futbol değil de adeta bir savaş çağrısı yapılıyordu. Bir rövanş alma isteği söz konusuydu. Bu çok acı bir şeydi. Bu ülkenin bir takımının böylesine tepkilere muhatap olması kabul edilemezdi. Bursaspor-Diyarbakırspor maçının sanki iki ülkenin takımları arasında geçiyormuş gibi yansıtılması sonrasında Diyarbakırspor ligden düştü ve ardı ardına kötü süreçler yaşadı. Evine ekmek götürmek isteyen Diyarbakırsporlu futbolcuların mücadelesi de böylece engellendi! Küme düştüler ve başka bir hayata mahkûm edildiler! Bir kentin simgesi olan bir futbol kulübü, başka bir pozisyon içine sokuldu. Sorun da burada!

BİR KULÜBÜ ETNİK AYRIMA SOKMAK, TÜRKİYE’DE ÇOK TEHLİKELİDİR

Nerede?

Bizim ülkemizde, gerek sınıfsal, gerek etnik, gerek dinsel, gerekse de bölgesel anlamda bir futbol kulübü yok! Bunların olmadığı bir ülkede, etnik kimlik üzerinden bir ayrımcılık geliştirmeye kalkıyorsunuz. Bu çok tehlikeli!

Tribünler, devletin Kürt politikası doğrultusunda şekilleniyorsa, “Devlet pekâlâ bu alanı kontrol edebilirdi” gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. Yanılıyor muyum?

2009 yılındaki Bursaspor örneğine bakarsak, kontrol edebilirdi. Olayların giderek tırmanırken, Diyarbakırspor’un rotası da çizilmiş oldu! Takımın küme düşmesinin önü açıldı.

DİYARBAKIRSPOR’U 1. LİG’E DEVLET ÇIKARMIŞTI

Devletin bu organizasyonun içindeki yeri nedir?

Devlet, her daim bu işin içindeydi! 2001 yılına, meşhur Diyarbakır-Altay maçına gidelim… Evet, Diyarbakırspor’a bir özür borcumuz var; ama Altay’a da bir özür borcumuz var. Altay o gün bugündür kendini toparlayamadı. 102 yaşında olan bir kulüpten bahsediyoruz. 2001 yılında Altay’ın göz göre göre hakkı yendi.

Nasıl?

24 Ocak 2001 yılında önce Gaffar Okan öldürüldü. Ardından, medyasıyla, kamuoyuyla, devletiyle, Gaffar Okan’ın anısına, Diyarbakırspor’un 1. Lig’e (Süper Lig) çıkartılmasıyla ilgili bir kampanya başlatıldı. Sondan bir hafta önce, Diyarbakırspor lig lideri… İkinci de Altay… Bu maçın TRT’den naklen yayınlanacağı da duyuruluyor; ama sonra naklen yayından vazgeçiliyor! Bu durum, dönemin TRT’den sorumlu Devlet Bakanı’na sorulduğunda, “Bana böyle bir istihbarat gelmedi. Yayınlanacak biliyorum” diyor.

Ardından, İzmir’den gelen bütün gazetecilerin fotoğraf makineleri toplatılıyor. Ben bunu o maçta olan rahmetli gazeteci Süleyman Alasya’dan defalarca da dinledim. Sahanın da içindeydi. Altay’ın soyunma odasına sinek ilacı sıkılıyor. Sahaya çıktıklarında futbolcular tehdit ediliyor, bilyeler atılıyor. Oradaki mülki erkânın gözü önünde oluyor bütün bunlar.

Ama biz bu maçı seyredemedik! Gazetelerde okuyamadık! O dönemde de devlet bu işin içindeydi! Bir sonraki hafta, İstanbul Büyükşehir Belediyesi-Diyarbakırspor maçı oynandı İstanbul’da. İzleyin, iki takımın da birbiri üstüne gitmediğini ve maçın nasıl bağlandığını görün! Bütün bunlar sonunda Diyarbakırspor, 1. Lig’e çıkarıldı. 2000-2001 yılında bayağı bir devlet desteği var.

TÜRK FUTBOLU KURULDUĞUNDAN BERİ POLİTİKTİR

Sekiz yılda devlet politikası tam tersine mi değişiyor?

Kesinlikle! 2009’daki Bursaspor-Diyarbakırspor maçına geldiğimizde de içinden geçilen dönemle ilgili yaşanılan sıkıntılar, Diyarbakırspor’a tahvil edildi. Devlet, hiçbir tedbir almadı ve süreç başka türlü işledi. Rahatsız eden kısmı da burası. Bizim ülkemizde hep bir masal anlatılıyor: “Spora, camiye, kışlaya siyaset karıştırmayalım!” Cami ve kışlayı bir yana koyalım, spor üzerinden konuştuğumuzda daha başından itibaren Türkiye’de spor son derece ideolojiktir.

Çıkışındaki ideolojik yan neydi?

Galatasaray’ı kuranların açıklamasını okuyun: “Türk olmayanlarla mücadele etmek!” Karşıyaka’ya bakın, kulübün renkleri Türklüğü ve Müslümanlığı simgeler. Takımlarımızın kuruluştaki amaçları, o yıllardaki azınlıkların, Levantenlerin takımlarıyla mücadele etmektir. Milliyetçi bir tepkiyle kurulduklarını ve bunu sahaya yansıttıklarını görürsünüz. Türkiye’de futbol daha en başından itibaren son derece ideolojik ve politiktir. Tarihi boyunca da bu boyut devam etmiştir.

Mesela?

Özellikle 1980’lere geldiğimizde, Kenan Evren’in Ankaragücü’nü 1. Lig’e çıkarmasının hiçbir politik yanı yok mu? Özal’ın, ‘politik lig’ olarak adlandırılan 3. Lig’i kurmasında siyaset yok mu? Özal, “Bana oy vermezseniz, 3. Lig’e sizin takımınızı almam!” demedi mi? Diyarbakırspor, 1 Lig’e çıkarılmadı mı? O yüzden samimi olalım!

 

KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMÜNDE FUTBOLUN YERİ KALMADI

Cizrespor Başkanı’nın 1990’larda Çiller’e yazdığı gibi, bugün de Güneydoğu’da futbolun varlığı, gençlerin dağa çıkması için bir engel teşkil edebilir mi?

Bence etmez! Zira Türkiye’deki Kürt meselesinin başka bir aşamaya geçtiğini düşünüyorum. Son bir yıl içinde yaşadıklarımıza bakarsanız, Güneydoğu’da 15, 16, 17 yaşındaki gençlerin özellikle şehir içinde gerçekleşen, kendi deyimleriyle ‘mücadelelerinde’, hendeklerin kazılmasında daha önde yer aldıklarını görüyoruz. İşin içinde sporun, futbolun pek de yeri yok artık. Başka bir boyuta geçtiler.

AMEDSPOR, ÖRÜMCEK AĞINI DELDİ!

Bu yönüyle baktığımızda, Amedspor’un yüzlerce takımla başlayan Türkiye Kupası mücadelesinde ilk sekiz takım içine girmesi de ‘direnişin zaferi’ olarak mı yorumlanıyor?

Yapılan açıklamalara baktığınızda böyle yorumlandığını görüyorsunuz. Böyle de yorumlanabilir. Onların tercihidir. Yüzlerce takım içinden gelip de ilk sekize kalmak gerçekten de büyük bir başarı. Ama bu tip başarılar yurtdışında daha fazla var. Çünkü orada bütün takımlar, daha baştan torbanın içine girerler. Bizde ise Süper Lig takımları o torbanın içine çok sonra giriyor. Sistem kendini öyle bir garanti altına alıyor ki “Aman dört büyükler, kupaya devam etsinler ki daha fazla seyirci gelsin” mantığı yürütülüyor.

Öyleyse Amedspor’un başarısı, örümcek ağını delmek gibi bir şey…

Gerçekten de öyle. Çünkü büyük yokluklar içinde mücadele ediyorlar. Amedspor’un kategori itibarıyla yabancı futbolcu oynatma şansı yok. Eşitsizlik içindeki bir mücadeleden başarıyla çıkıyorsunuz.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE OLSAYDIK, AMEDSPOR İMKÂNSIZI BAŞARMIŞTI!

Çözüm süreci devam ediyor olsaydı?

Amedspor’un başarısı bize bambaşka biçimde lanse edilecekti. “Ne kadar büyük bir başarı elde ettiler; İmkânsızı başardılar” gibi sunulacaktı. Ama şu anda bambaşka bir halde sunuluyor.

Maçlarını sunan spikerin söylemiyle konuşursak, “Onlar” diye sunuluyor… Ötekileştirilerek!

Aynen öyle. Başka bir ülkenin takımı gibi lanse ediliyorlar.

AMEDSPOR’U BİR FUTBOL TAKIMI OLARAK GÖRMÜYORLAR

Spikerin taraflılığını vurgulamaktan çekinmemesi, askerliğini dahi yapmamış bir futbolcunun attığı golden sonra Amedspor tribünlerine gidip asker selamı vermesi gibi hareketler, bu insanların Türkiye’yle olan gönül bağını daha da kopartmayacak mı?

Amedspor’un oynadığı son iki kupa maçında beşer dakikalık uzatmanın verildiği, spikerin taraflılığı, rakip oyuncunun taraftarı kışkırtmaya yönelik asker selamı verdiği, Fenerbahçe’yle eşleştikten üç saat sonra seyircisiz oynama cezası aldıkları düşünülürse, insanlar haklı olarak burada bir art niyet arar. Başakşehir maçı bittikten sonra aradan bir haftadan fazla zaman geçiyor, seyircisiz oynatma kararı almıyorsunuz. O maçın üzerinden Bursaspor maçı geçiyor, Fenerbahçe eşleşmesi geliyor, ceza veriyorsunuz. O cezayı daha önce verseydiniz, insanları ikna edebilirdiniz. Amedspor artık bir futbol takımı olarak görülmüyor!

Ne olarak görülüyor?

Verilmek istenen görüntü şu: “Amedspor, PKK’nın yeşil sahalardaki uzantısı!” Bursaspor maçını izleyin, spiker hiçbir şekilde “Amed” ifadesini kullanmıyor. Sürekli, “Onlar” diyor. Milli Takımımız, rakip takımlarla karşılaştığında yıllar boyunca “Haçlı” mantığı üzerinden eleştiriler getirildi. Bursaspor maçında bir pozisyon oluyor. Spiker, “Hakem bunu görmedi; ama durumu takdirinize bırakıyorum” diyor! Böyle bir dil kullanıyorsanız, otomatikman “Ben tarafım” diyorsunuz. Amedspor’un, Türkiye’nin bir takımı olduğu ve Ziraat Türkiye Kupası’nda çeyrek finale kaldığı gerçeği göz ardı ediliyor.

Buna, Diyarbakır’da kutlama yapmak isteyen yüzlerce insana polis tarafından su ve gaz sıkılmasını da eklersek, “Bu başarıyla haddinizi aştınız” mesajı mı veriliyor?

Eğer o kitle, kanunsuz bir gösteri yapıyorsa ya da başka takımın taraftarları da sokağa çıktığında polis aynı uygulamayı yapıyorsa tamam! Ama böyle bir şey yok! Hemen “olağanüstü hal” kavramı devreye sokuluyor. Özellikle de 7 Haziran sonrası yaşananlara baktığımızda…

BU BAŞARI BİR MİHENK TAŞI OLMAZ

Amedspor’un başarısı, Kürt coğrafyasında bundan sonra nasıl bir anlam taşır? Bir sosyolog gözüyle baktığınızda bu zafer, tarihsel bir arka plan olur mu?

Buna dair kafamda soru işaretleri var. Amedspor’un yaptıkları ne kadar sahiplenilir, ne kadar devam eder, ne kadar karşılık bulur, bilmiyorum. Bunun yeni bir dönemin başlangıcı olabileceğine dair şüphelerim var. Bizde futbola atfedilenler o kadar da önemsenmiyor. Madem Diyarbakır örneğinden gidiyoruz. Biliyorsun, Diyarbakır, aynı zamanda Galatasaray’ın kalelerinden bir tanesidir.

Evet, Abdullah Öcalan’ın koyu bir Galatasaray taraftarı olması nedeniyle Diyarbakır’da Galatasaray’a özel bir ilgi var. Hatta Galatasaray için Diyarbakır’da oynadığı bir maçta “Seni seviyoruz. Seni seveni de seviyoruz” pankartı da açılmıştı.

Doğru. Böyle de baktığınızda Galatasaray’ın şampiyonluklarında en fazla kutlama yapılan yerlerden birisi de Diyarbakır’dır. Öte yandan, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın Diyarbakırlı olması da ilgi çekiyor. Türkiye’de o kadar enteresan iç içe geçmeler var ki bu da futbol üzerinden bir ayrışma olabileceği konusunu düşündürüyor bende. O kadar çok gel-git var ki! O nedenle Amedspor’un başarısının bir mihenk taşı olacağını pek de düşünmüyorum.

TARAFTARLAR, DEVLETİN BEKASINI TEHDİT EDEN VARLIK OLARAK GÖRÜLÜYOR

Türkiye özellikle de psikolojik anlamda bu kadar bölünmüşken, futbol mayası birleştirici bir unsur olarak tutar mı?

O mayanın artık tutacağını zannetmiyorum. 1990’lı yıllarda, taraftarlar, devletin bekasını tehdit eden varlıklar olarak görülmüyordu. Özellikle Gezi Olayları sonrasında Çarşı üzerinden bakarsak, devlet taraftarlara farklı bir gözle bakmaya başladı. Bugün, taraftarların Adalet ve Kalkınma Partisi’yle olan ilişkilerinde de enteresan bir boyut var.

Nasıl bir boyut o?

Çarşı grubunun ‘darbeye teşebbüs’ten yargılanması, ardından bazı maçlarda “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” gibi sloganların atılması, bir grubun Rabia selamı yapması… Devlet tribünlere artık yekpare bir bütün olarak bakmıyor. Muhalif olduğu düşünülen taraftar grupları var ve bunların devletin bekasını tehdit ettiği düşüncesi hâkim.

UZUN SÜREDİR FUTBOL BİRLEŞTİREN DEĞİL BÖLEN BİR UNSUR

Yani devlet, taraftar grubu içinde kendisine bir muhalefet alanı oluştuğuna inanarak onu bir rakip olarak görüyor.

Tabii ki öyle görüyor! Taraftar açısından baktığınız zaman, devletin eli eskisi kadar güçlü değil! Ekonomik olarak bize sunulan bir ürün var; ama her şeyiyle devlete ait! Bu tuhaflık devam ediyor. Türkiye’de uzun süredir futbol, birleştiren değil, bölen bir unsur. Bu bölme devam ettiği sürece daha sıkıntılı bir hâl alacak. Hemşerilik ve takım tutma, bu ülkede tanımadığınız insanlarla diyalog kurabilme imkânı olarak yürüdü yıllarca: “Nerelisin? Hangi takımı tutuyorsun?” Ama şimdi “Hangi takımı tutuyorsun?” üzerinden bile bir ayrışma başladı. Seyircinin de bir hevesi kalmadı. Maça gitmedikleri gibi, evde de seyretmiyorlar. Bu problem büyüyecek. Kalitesiz bir lig, dünyanın en iyi ligiymiş gibi pazarlanıyor bize. Böyle bir şey yok!

NOKTA HABER |

 

FUTBOL NEDİR Kİ?

Futbol, farklı kimlikleri bir arada toplayabilme potansiyelini içinde barındırması nedeniyle diğer spor türlerinden ayrılan ‘derin bir oyun’dur. ‘Biz kimliğinin’ yaratılmasının yanı sıra bize ‘rakip/öteki’ kavramını da sunmak suretiyle toplumsal hayatımızda önemli kazanımların oluşmasına katkıda bulunur. Dünyanın en kitlesel ve medyatik alanlarından birisi olması nedeniyle de hemen her kesimin ilgisini üzerine çekmeyi başarır. Siyasetçilerden, yatırımcılara, medyadan, sokak satıcılarına kadar herkes için futbolun ayrı bir önemi ve ayrı bir kullanım sahası mevcuttur. İsteyen istediği biçimlerde futbol üzerinden kendi payına düşeni uzun zamandan bu yana almaya çalışmaktadır. Öykülerin anlatıldığı, büyük paraların döndüğü ve çocukların kendilerini özdeşleştirdiği rol modellerini buldukları futbol dünyası, her zaman güzellikler içermez. İşin bir de olumsuzlukları içinde barındıran ya da bu çirkinliklere de vesile olabilen bir yanı söz konusudur. Böylesine kitlesel bir alanın, kendi ideolojik bakış açılarını göstermek isteyenler açısından da elverişli olduğunu ve mesajlarını bu mecradan yaymak istediklerini tarih bize defalarca gösterdi. UEFA ve FİFA’nın bütün organizasyonlarında ısrarla rakibe saygı, ırkçılığa hayır ve fair play vurguları yapması tesadüf değil.  

Hoşgörü ve farklılıklara tahammül edebilme düzeyimiz, rakiplerimize olan yaklaşımlarımızda ortaya çıkmaktadır.  Futbol sahalarında rakip takım taraftarlarına yönelik davranışlar ile aslında kendimizi tanımlarız. Olağanüstü halleri olağanlaştırma konusunda çok maharetli olduğumuz için ülkemizde oynanan pek çok karşılaşmaya rakip takım taraftarları alınmamaktadır. Futbolun rakiple güzelleştiği ve rakiple anlam kazandığı gerçeğini ısrarla görmezden gelen zihniyet açısından durum gayet nettir: Gelmezlerse olay çıkmaz. Bu anlayışın en çok kulüp yönetimlerinin işine geldiğini ve futbol medyasının da bunu her defasında destekleyici söylemleri hayata geçirdiğini görüyoruz. Maçların hassasiyetine binaen alınacak önlemlerin hassasiyeti de artmakta hatta Vali’nin oluruyla rakip taraftarlar stadyuma alınmayabilmektedir. Rakibimizi öncelikle futbol sahalarından ve daha sonra da hayatımızdan dışlamayalım. Hayatın rengi ve güzelliği biraz da bunu bize yaşatan rakiplerimizle olan ilişkilerimiz içinde gerçekleşmektedir.

Yaşadığımız her olayı kendi özgül yaşantımız üzerinden normalleştirmeyi çok ama çok sevdiğimiz için futbolu da aynı gözle yorumluyoruz. Etnik, dinsel ya da sınıfsal temelli takımların birbirleriyle karşılaşmalarında bile tribünlerde rakip taraftarlar yer alırken ve takımlarını destekleyebilirlerken, biz yasaklıyoruz. Kuralları kendimize göre eğip bükmeyi ve buradan özgürlükler cenneti olduğumuzu haykırmayı çok seviyoruz. Futbolun kuralları olan bir oyun olduğunu ve oyunun bütün aktörlerini de aynı biçimde kapsadığı zaman bir anlamı olabileceğini ıskalıyoruz. ‘Bütün takımların eşit bazılarının ise daha eşit’ olduğu bir mücadelenin ülke futboluna katkıda bulunabileceği masalına inatla sarılmayı sürdürüyoruz. Sonuç ise bugüne kadar bir dünya üçüncülüğü ve bir UEFA kupası ile bir süper kupa şampiyonluğu. Her geçen gün daha fazla paranın egemenliğine girmesine karşın halen her an her şeyin olabileceği duygusunu içinde barındırıyor olması futbolu anlamlı ve değerli kılıyor. Futbol insana temas etmenin ötesine geçmek suretiyle yaşantısına anlamlı unsur katabilen duyguların üretimidir. İçinde ‘Özgürlük-Adalet-Eşitlik-Barış-Kardeşlik’ gibi duyguları barındırabildiği ve bu duyguların dışa vurumuna vesile olabildiği için dünyanın en güzel oyunudur. Bu oyunun havasını bozacak, onu oyunluktan (bizleri de taraftarlıktan/ kendimiz olmaktan ) çıkaracak her türlü etkiyi sahanın dışında bırakmalıyız.

 

 

 

 

KİMİN UĞRUNA

Uzun bir süreden bu yana ülkemizde futbol konuşulmaya başlandığında işin dönüp dolaşıp paraya odaklandığı ve her şeyin para üzerinden ölçüldüğü bir anlayışın herkesi adeta esir aldığını görmekteyiz. Naklen yayın gelirlerinin arttırılması, kulüplerin daha fazla paralar kazanmaları, kulüp mağazalarının cirolarını arttırmaları vb. gibi pek çok maddeyi daha listeye ekleyebiliriz. Hatta taraftarların artık kulüplerinin bütçeleri üzerinden kendilerini konumladıkları yeni bir süreç başlamıştır. Her şeyin ‘başarı’ kavramına endekslendiği ve bu doğrultuda bir ahlak anlayışının devreye sokulduğu bir ortamda değerlerin aşınması kaçınılmazdır. Gücün ve paranın konuştuğu bir dünyadan söz ediyoruz ve bu dünyada sporun-futbolun anlamı da yeniden tanımlanmaktadır. Son on yıldır devşirme sporcular üzerinden başarı elde etmeyi adeta bir spor politikası haline getiren zihniyetin son noktası erkekler tenisinin 17 numaralı ismi Bernard Tomic’in Türk yapılmasıdır. Yedi yüz elli bin dolar karşılığında dünya tenisinin ilk 20’si içinde bir Türk yer alacaktır. Onun başarıları ile gururlanacak ve spor medyasına haber olacak bir spor yapılanmasına böylece sahip olacağız.

Futbol da durum biraz daha karışık gibi gözükse de aslında son derece net: içinde bulunulan durumdan kurtulmanın yolu Süper Lig A.Ş.’nin kurulması. Ardından borçların yapılanması, naklen yayın gelirlerinin daha büyük fiyatlarla pazarlanması ve paranın katlanması. Peki ya sonra ne olacak? Hiç kimse asıl vurucu soruyu sormaya yanaşmıyor: tüm bu paralar, vergi indirimleri, şirketler, göz boyamalar, ihtişamın gözlerimizin içlerine dek sokulması kimin uğruna? Farkında mısınız hiç kimse ülkemizdeki çocuklarımızın spor yapmalarından, futbol oynayabilmelerinden, hayata sportif aktiviteleri sayesinde tutunabilmelerinden söz etmiyor. Varsa yoksa para ve para üzerinden gelecek olan iktidardan söz ediyorlar. Zirveler düzenleyip çağ atlamak, tüm sorunları çıkartılacak olan bir yasa üzerinden ya da şirketleşme ile aşacağını zanneden bir birlik var karşımızda. Hedefler ise her zaman olduğu gibi dünyanın sayılı ülkelerinden birisi olmak üzerine kurulu. Öyle bir kültürel koda sahibiz ki hangi alan olursa olsun ilk sıralarda kendimizi görmekten hiç ama hiç geri kalmıyoruz. İşin asıl çalışma kısmı geldiğinde ise ne yazık ki söylediklerimizi yerine getirmeyi beceremiyoruz. Söylem iyi ancak iş eyleme geldiğinde durum tersine dönüyor ve çabuk unutma hastalığımız devreye girip bu büyük adamları tekrar ‘büyük’ olarak hatırlamamızın zeminini tekrar oluşturuveriyor. 2020 yılında dünyanın en büyük dört liginden birisi olmayı hedefleyen ve şirketleşme sonrasında naklen yayın ihalesini 600 milyon dolara satacağını söyleyen bir kulüpler birliğimiz var. Öte yandan 2015 yılında dünyada futbol seyircisi ortalamalarında sadece 8.000 kişi ile yirmi ikinci sırada yer alıyoruz. Almanya 42.000’lik seyirci ortalaması ile birinci sıradayken Bundesliga-2’nin seyirci ortalaması bile 16.000 ile ülkemizin marka değeri göz bebeği süper ligin iki katı düzeyinde ve on ikinci sırada.  Taraftarların stadyumlara gitmediği hatta sezonun ilk yarısındaki seyirci toplamının gişe hasılatı rekorları kıran Düğün Dernek Sünnet kadar bile kişiye ulaşmadığı bir lige sahibiz. Marka değeri ile yatıp kalkanların, bir markanın alıcıları olmadan nasıl ayakta kalabileceğini biraz olsun düşünmeleri gerekiyor. Ayrıca sırtını tamamen devlete dayayan bir naklen yayın ihalesinin parasal anlamda yükseliş gösterebilmesi için de rekabetin daha çetin geçeceği ve ilginin katlanacağı bir ortama ihtiyacı bulunmakta. Sporun/futbolun duygu üretme ve insanlara dokunma yanını tamamen devre dışı bırakmak demek oyunun köklerinden biraz daha kopmasına ve paranın gücünün biraz daha fazla artmasına hizmet edecektir. İngiltere Premier ligi örneğini önümüze koyanlara, bilet fiyatlarından başlayarak futbola dair atılan adımlar içerisinde oyunun asli unsuru olan taraftarlarında söz sahibi olduklarını hatırlatmak isterim. Bütün bu paralar, ülkemizdeki çocukların futbol oynamak ya da spor yapmak yerine birer izleyici haline getirilmelerinin önünü ardına kadar açıyorsa; bilin ki bindiğiniz dalı kesiyorsunuz!!!

 

 

 

 

AVRUPA’YA GİDEMEMEK

Geçen hafta futbol federasyonu başkanı Yıldırım Demirören katıldığı Yüzde Yüz futbol programında UEFA’nın yaptırımlarının çok sıkı olduğunu ve kulüplerimizin böyle davrandıkları takdirde Avrupa’ya gidemeyeceklerini söyledi. En yetkili ağızdan yapılan açıklamalara göre kulüplerimizin 3,5 milyar liralık bir borç yükü bulunuyor ve alt yapıya dönmeyi seçmezlerse bu borçlar kapanamaz. Açıklamaların sıcaklığı ortadan kalkmadan Galatasaray kulübü başkanı Dursun Özbek, düzenlediği basın toplantısında Galatasaray’ın Finansal Fair Play kurallarına uymadığı için 1+1 yıl men cezası tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu belirtti. Hemen ardından ise benzer bir tehlikenin Trabzonspor kulübünü de beklediğini ve UEFA’dan 2+1 yıllık bir men cezası gelebileceği haberleri gazetelere yansıdı. Durum son derece ciddi buna karşın verdiğimiz tepkiler hala aynı derecede kuyruğu dik tutmaya çalışmaktan ibaret. Kuralları kendimize uydurma anlayışına sahip bir kültür geleneği içerisinde yaşayıp gidiyoruz ve yaşadığımız dünyada kendimizi her şeyden bağımsız bir konuma yerleştirmeye bayılıyoruz. Bir taraftan son iki yüz yıldır hedeflediğimiz bir Avrupa idealimiz var öte yandan ise bu hedefe ulaşmak için gereken düzenlemeleri yapmak yerine o düzenlemeleri kendimize uydurmayı tercih ediyoruz. Sistemlerin geçerli olduğu ve kuralların net bir biçimde belirlendiği bir dünya üzerinde her geçen gün biraz daha fazla işimizin zorlaştığını ve giderek oyunun dışına doğru itilmekte olduğumuzu göremiyoruz. İster ekonomik ister politik isterse de sportif alanda olsun durum aleyhimize işliyor ve oyunun asli aktörlerinden birisi olma fırsatı elimizden kayıp gidiyor.

Galatasaray kulübü uzun bir zamandır kendisini ülke içerisinde popüler kılan ve ezeli rakiplerinin önüne geçmesine, onlarla arasına mesafe koymasına yol açan Avrupa’da başarılı olma ideallerinden uzaklaştı. Ülke içine dönüp, yıldız savaşları üzerinden kendisinin rakiplerinden daha ileride olduğunu gösterebilmek için de son beş yıl içerisinde akıl almaz bir futbolcu ve teknik direktör enflasyonu yaşadı. Ne gariptir ki bir taraftan Avrupa kupalarından men cezasını bir yıla indirilmeye çalışılırken öte taraftan Futbolun Para Liginde ülkemizi temsil eden tek kulüp olmayı da sürdürüyordu. Avrupa’ya gidememek pek çok kulübümüz açısından maddi açıdan önemli kayıplara yol açabilir. Ancak söz konusu kulüp Galatasaray ise bu durum maddi açıdan yaşanacak kayıplardan çok daha fazlasını içerecektir. Avrupa’ya açılan eğitim kurumuna dayanan ve bu kültür ile yoğrulan kulübün, prestij kaybının yanı sıra taraftarlarının en çok kullandığı ‘Avrupa’nın kralı olduk…’ tezahüratlarının da kadükleşmesi sıkıntı verici olacaktır. Ülke içinde yaşanacak şampiyonluklar heyecan vericidir ancak bütün taraftarların gayet iyi bildiği gibi bu geçici bir heyecan dalgası yaratır. Buna karşın Galatasaray taraftarı hala daha UEFA kupası ile UEFA Süper Kupası şampiyonluğunun ekmeğini yemeği sürdürüyor. İçe dönmek ve sadece burada mücadele ediyor olmak, kadro derinliği anlamında sınırlamaların yaşanmasına yol açacaktır. Bir zamanlar ‘Çilek’ transfer edenlerin o isimleri kadrolarında tutabilmeleri ve bundan sonra yenilerini getirebilmeleri giderek daha zor olacaktır. Bir zamanlar ezeli rakiplerinin maddi sıkıntıları ile dalga geçenleri ilahi adalet söylemleri karşılayacak ve sosyal medya üzerinden Galatasaray kulübü/taraftarları ile en hafifinden maytap geçilecektir.

Müflis tüccar mantığı ile harcama yapmayı sürdüren, hesapsız ve denetimsiz yönetimlerin baş tacı edildiği bir futbol kültüründe hala dip yapmış değiliz. Dibe vurmadan düzelecek gibi de durmuyoruz, kulüp yönetimlerinin basiretsiz yönetimlerine ekonomik kolaylıklar getirmeyi sürdürüyoruz. Şeffaflıktan uzak, kendi kuralları ile yönetme arzusu içinde her şeyi yapabileceklerini zanneden kulüp yönetimleri sadece kendi takımlarının önünü kesmiyorlar. Aynı zamanda içe doğru dönmek suretiyle çocuklarımızın, gençlerimizin zihinsel ufuklarını da köreltiyorlar.

YOZLAŞAN SPORA/SPORCUYA KARŞI

Dünyanın en kitlesel alanlarının başında gelen sportif organizasyonların her geçen yıl biraz daha fazla şaibe altında kalması ve sporcuların aldığı derecelerin sorgulanır olması artık kanıksanmaya başlandı. Elinizi attığınız her alanda rüşvet, şike, doping ve yaşa dışı bahis gibi sporun içinde hiç istenmeyen buna karşın giderek daha fazla görülmeye başlayan unsurlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. FİFA ve UEFA nezdinde yürütülen soruşturmalarda ortaya çıkan kokuşmuş yapı, spora gönül verenlerin yüreğini burkuyor. Buna karşın kirlenmenin boyutları öylesine derinlere sirayet etmiş ki sadece tepede olup bitenler bile işin ne kadar zor olduğunu ve zaman alacağını ortaya koyuyor. 2012 Londra olimpiyatlarından bu yana şampiyon atletimiz Aslı Çakır Alptekin hakkındaki doping iddiaları bir türlü dinmedi. İsmi spor salonuna verilen, devletin ödül yönetmeliği gereği altına boğduğu Alptekin’in, dopingli olduğu açıklanınca verilen paralar kendisinden geri istenmiş ve o da tüm parayı harcadığını ifade etmişti.  Perşembe günü WADA(Uluslar arası dopingle mücadele ajansı) ikinci bir raporu daha kamuoyuna açıkladı ve burada Alptekin’in rüşvet pazarlığı yaptığını da öğrenmiş olduk.  Suçlamalar karşısında eşi ve antrenörü olan İhsan Alptekin, kendilerinin böylesi bir pazarlık içerisinde olmadıklarını tam tersine ‘onlar bize para teklif ettiler’ açıklamasında bulundu.

Sporcularımızın ve sporcularımızı yetiştiren okulların spor algısının sorgulanması ve bu doğrultuda sporun gerçek anlamına dönük Fair Play(dürüst oyun) ilkelerini içeren uygulamaların hayata sokulması için kararlı yaptırımlar uygulanması önem arz etmektedir. Sporu madalya ve başarı ile algılayan ve bu doğrultuda kazanmak için her yola başvurulması gerektiğini düşünen zihniyetle sadece yasalar aracılığıyla mücadele edemezsiniz! Top yekun bir zihniyet değişimine ihtiyacımız var ve bunun yolu sporu yeniden tanımlamaktan geçiyor. Profesyonel sporun yarattığı tahribatın boyutları her geçen gün biraz daha fazla artmakta ve spora dair değerlerimizin içeriği biraz daha fazla boşaltılmaktadır. Artık geçmişteki güzel günler nostaljisi ile yanıp tutuşamayız. Sporu ve spor duygusunun içeriğini yeniden tartışmak ve yeniden bir spor ahlakını inşa etmek zorundayız. Bunu başarabilirsek sadece spor dünyasını ve o dünya ile ilişkili olan kesimleri değil, tüm insanları etkileyecek bir kültürün hayat bulmasını sağlamış oluruz. İzleyen değil katılan, kazanmayı değil katılmayı ön planda tutan yeni bir spor kültürünün önünü açmalıyız. Profesyonel sporu ve bu sporun tüm dünya üzerindeki yaygın etkisini bir anda ortadan kaldırabilecek güçte değiliz. Ancak oyunun içinde tekrar var olmayı sağlayabilecek alanlara ve güce sahibiz. Oyunun tekrar oyun değeri taşıdığı ve sporun asıl güzelliklerinin ortaya çıkartıldığı değerleri yeniden hayata geçirebiliriz. Sokaktaki en cılız çocuğa, hastaya, sakata spor yaptırabilecek koşulları yaratabiliriz, bu sayede sporun geniş kitleler ile nasıl bir araya gelebildiğini ve derine nüfuz edebildiğini bir kez daha yakında görebiliriz. Sportif alanda yaşanacak bu dönüşüm toplumsal hayatımızın diğer alanlarında da karşılık bulacak ve oraları da etkileyecektir.

Sporcuların spordaki ahlaktan bütün yaşamları boyunca vazgeçmemeleri esastır. Bu açıdan çocuklarımızı ne kadar çok sporun içerisine sokabilir ve onları ne kadar çok fair play kültürü ile donatabilirsek, hayatlarının her alanında kendisi gibi olmayan insanlara saygılı, insanca yaşama onuruna sahip bireyler haline getirebiliriz. Spor, başlı başına bir ideal uğruna kurulmuştur ve bozuşma ile ideal arasındaki çatışmayı ele almak, bütün detayları irdeleyici bir şekilde takip edebilmek başlı başına entelektüel bir faaliyettir. Sporu bu boyutta tartışabilmek, ele alabilmek geçmiş ile bugün; bugün ile yarın arasında köprüler kurmaktır.

‘Sporun faydası, gelişmiş bedenler ile görünür hale gelse de en büyük farkını değerler sisteminde ve karakterde yaratır. Sporda kullanılan fiziksel beceriler bir gün yok olup gider ancak karakter yapıları,  varlıklarını ömür boyu sürdürürlerCem Can